My Photo
Name:
Location: ANKARA, Türkiye

Monday, October 16, 2006

16 EKIM 2006 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI

OZDERIN,M.

msn : ozderin@hotmail.com

16 Ekim 2006 Tarihli ve 26321 Sayılı Resmî Gazete MEVZUAT

YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ

MİLLETLERARASI ANDLAŞMA

— Türkiye Cumhuriyeti ile Uluslararası İmar ve Kalkınma Bankası Arasında İmzalanan Garanti ve Kredi Anlaşmaları ile Ek Mektuplar

TEBLİĞLER

— 2006 Yılı Eylül Ayına Ait Dahilde İşleme İzin Belgelerinin (D1) Listesi

— 2006 Yılı Eylül Ayına Ait Vergi, Resim ve Harç İstisnası Belgelerinin (Y) Listesi

— 2006 Yılı Eylül Ayına Ait Hariçte İşleme İzin Belgelerinin (H) Listesi

— 2006 Yılı Eylül Ayına Ait Yurt İçi Satış ve Teslim Belgelerinin (D3) Listesi

— Firma Talebine İstinaden İptal Edilen Dahilde İşleme İzin Belgeleri Listesi

— Re’sen Kapatılan Dahilde İşleme İzin Belgeleri Listesi


Hapse de atsalar ülkemi AB’ye şikayet etmeyeceğim

Devrim Sevimay/VATAN (16.10.2006)

* Siz Sümerleri çok seviyorsunuz?
Ee tabii, yıllardır onları çalıştım.

* Sadece çalışmaktan değil, sanki siz Sümerleri gelmiş geçmiş en uygar halk olarak görüyorsunuz?
Evet, evet, öyle! Çünkü Sümerler bugünkü kültürün temelini kuran bir millet. Evveli yok. Çivi yazısını bulmuşlar ve yaptıkları her şeyi yazmışlar. Mimariyi onlar başlatmış. Kubbe, kemer ve kanallar yapmışlar. Bunlar, fevkalade hesap isteyen şeyler. Matematikte 6’lı sistemi koymuşlar. Bugün hâlâ kullandığımız saat, daire, üçgen hesaplamaları Sümerler’in 6’lı sistemiyle yapılıyor. MÖ 590’larda yaşayan Pisagor’un formülünü biz Sümer tabletlerinde bulduk, Yunanlılar onlardan almış. Astronomi çok önemli. Beş gezegeni tespit etmişler. Keplere kadar altıncıyı bulan çıkmamış. Burçların adlarında hâlâ onların tercümesini kullanıyoruz. Geniş edebiyat anlayışları var. Gılgamış Destanları ve mitolojileri var.

* Yunan mitolojisinin aslında Sümerlerden alıntı olduğu söylenir?
Hem de nasıl. Aynı zamanda Sümer mitolojisiyle Türk mitolojisinde de büyük benzerlikler vardır.

* Tarihte Türkler mi daha eski, Sümerler mi?
Tam olarak bilmiyoruz, ama Türkler daha eski görünüyor. Genel kanı Sümerler’in de Orta Asya’dan gelmiş olduğu yönünde. Bizim meslektaşların arasında yüzde 90 böyle biliniyor.

* Peki bugünkü Sümerler sizce kim?
Bilmiyoruz, Asya’dan Anadolu’ya devamlı bir göç olduğu için kimin ne olduğu belli değil. Şu anki haritaya göre Irak’ın güneyi ve Bağdat’ta yaşamışlar. Oradan Anadolu’ya geldiklerine dair elimizde belge yok, ama bana göre soyumuzda Sümerlilik de olabilir. Çünkü Sümer diliyle Türkçe arasında o kadar benzerlik var ki... Mesela Sümerce alım-Türkçe alımlı, bab-baba, dim-dimdik, es-esmek, gim-kim, güles-güleç, ib-ip, ir-er, kıya-kıyı, ulu-ulu, kusu-koşmak gibi...

* Sümerliler neye inanıyorlarmış?
Dört büyük yaratıcı tanrıları var: Yer, gök, hava ve su tanrıları. Bunların dışında bir de idareci tanrıları var. Ama tanrıçalara da büyük önem veriyorlar. Mesela sosyal-adaleti koruyan bir tanrıça, sanatı koruyan bir tanrıça, bereket ve aşkı koruyan bir tanrıça. Aynı tanrıçaya savaş tanrıçalığı da verilmiş. Aşk ve savaşı birleştiriyorlar.

* Kadın-erkek ilişkisi nasılmış?
Sümerler’de tek eşlilik var. Eğer kadın kendi görevini yapamayacak kadar yaşlanır veya hastalanırsa, ancak o zaman kadının izniyle kocası bir başka kadınla evlenebiliyor. Bu konuda çok güzel bir metin elime geçti. Bir kadın kocasına ikinci bir kadını alırken şöyle bir mukavele yazmış: “Ben bu kadını kocama karı, kendime kardeş olarak alıyorum. Şayet benim koca beni boşamaya kalkarsa kardeşimi de alır giderim.” Bu mukavelenin altına da şahitlere imza attırıyor.

* Resmi nikâh mı yapıyorlarmış?
Yapıyorlar tabii. O kadar tanrıları olmalarına rağmen günlük işlerini hiç tanrılarla yürütmemişler. Son derece laik devlet. Nikâhı bir yetkilinin önünde yapıyorlar. Mukavelesi olmayan evlilik, evlilik sayılmıyor. Bizde Cumhuriyete kadar yoktu böyle bir şey.

* Aşk ne kadar önemli?
Çok önem veriyorlar ki aşk tanrıçaları var. Dünyanın bilinen ilk aşk şiirini onlar yazmış. Sümerli kadın, aşık olup kocasını seçebiliyor.

* O zaman şimdi dava konusu da olan şu malum örtünme bölümüne gelelim: Sümerlerde kimler, neden örtünüyormuş?
Her tanrının bir evi var, onlara mabet diyorlar. Bu evlerde tanrılar için çeşitli şeyler yapılıyor. Neler yapılacağını tanrılar insanlara söylemiyor, insanlar kendileri tanrıları için ne yapmaları gerektiğini anlayıp, yapıyor.

* Yani “vicdan evi” gibi bir şey mi?
Evet, vicdanlarıyla baş başa kaldıkları yer oluyor. Bugünkü kilise, cami ve havralardaki ibadet şekilerinden daha özgürler. Tanrıları hoş tutabilmek için orada danslar yapıyorlar, şarkılar söylüyorlar. İşte bu mabetlerde rahibeler var. Bu rahibelerin bazıları da genel kadınlık yapıyor.

* “Genel kadın” tam olarak ne demek?
Görevi seks yapmak olan kadınlara deniyor. Onlar fahişe değil, bunu para karşılığı yapmıyorlar. Mabetlerde aşk odaları var ve anladığım kadarıyla o odalarda gençlere cinselliği öğretiyorlar. Bunu nereden çıkartıyorum; çünkü Gılgamış Destanı’nda da ormanda, hayvanlarla büyümüş olan adamı insanlaştırmak için bir mabetten rahibe getiriliyor ve ona cinselliği, yemeyi, konuşmayı rahibe öğretiyor. O genel kadın dediğimiz rahibeler Sümerler’de her şeyi öğreten bir varlık olarak görülüyor. Bunu yaparken kendilerini tamamen tanrıya vakfetmiş sayıyorlar. Çünkü Sümerler’de aslında bekaret var. Bekarete önem verilmesine rağmen genel kadınların mabetlerde ilişkiye girebilmesi, bu hizmete verilen kutsal değeri gösteriyor.

ALLAH BİZE AKIL VERMİŞ
* Bekarete önem verildiğini nasıl biliyorsunuz?
Tabletlere göre evlenmeden önce bakire olmadığını söylemeyen kadın boşanırken yarı tazminat alabiliyor.

* Peki bu genel kadınlar başörtüsünü niye takıyorlar?
Onları diğer rahibelerden ayırmak için böyle başörtüsü kuralı konmuş. Sokaktaki fahişeler de başörtüsü takamıyor. Bu sadece mabetlerdeki görevli kadınlara özel bir durum. Tarihteki ilk başörtüsü böyle çıkmış oluyor.

* Sonradan bu iş nasıl tersine dönüyor?
Sümerler’den uzun yılar sonra, M.Ö. 16’ncı yüzyılda, Asurlular birden bire kanun çıkarıyorlar. Diyorlar ki, bundan sonra evli ve dul kadınların da hepsi başını örtecek. Aslında burada, evli ve dul kadınların yasal bir şekilde cinsel ilişkiye girdiklerini düşünerek genel kadınlar gibi örtünmelerini ve kendilerini belli etmelerini istiyorlar.

* Asurlar’da başörtüsü takan kadın, cinsel ilişkiye girmiş, bekareti olmayan kadın anlamına geliyor?
Evet aynen öyle. Ama bunu bazı dinciler yanlış anlayıp “Tarihte ilk başörtüsünü fahişeler taktı” diyorum sanıyor. Oysa ne Sümerler’deki rahibeler fahişe, ne de Asurlar’daki evli ve dul kadınlar.

* Yani örtünme, İslamiyet’ten binlerce yıl önce, kadının toplumdaki statüsünü belirlemek için bulunmuş bir çare?
Benim anlatmak istediğim de bu! Bunu da ben söylemiyorum, tarih söylüyor. Kendimden bir şey eklemiyorum, yorum yapmıyorum, bilimsel tarihi anlatıyorum.

* O zaman Asurlular’dan İslamiyet’in doğduğu döneme gelelim. Orada başörtüsü karşımıza nasıl çıkıyor?
Kızım, ben İslam uzmanı değilim, ama tarih yönünden baktığımızda orada da şöyle oluyor: Hz. Muhammed peygamber olduktan sonra ailesindeki kadınlarla birlikte Mekke’de oturuyor. İnsanlar hangisi Hz. Muhammed’in karısı, hangisi kızı, hangisi cariyesi biliyorlarmış. O yüzden de orada bu kadınlara sataşma katiyen yokmuş. Ama Medine’ye hicret ettikten sonra durum değişiyor. Çünkü Medine çok kalabalık; Hıristiyan’ı, Yahudi’si her milletten insan var. İnsanlar Peygamber’in ailesini tanımıyorlar. İşte bu dönemde Peygamber’e bir vahiy geliyor. Bir ayete göre “Peygamber karıları, peygamber kızları ve mümin kadınlar sokağa çıkarken tanınmayacak şekilde örtünsünler” deniyor. Oysa bir başka yorumda da deniyor ki, “tanınacak şekilde” örtünecekler.

* Bu anlattığınız mantığa göre “tanınmaları” daha doğru değil mi ?
Evet, o daha doğru. Bence “mümin kadınlar” lafı da sonradan eklenmiş bir laf. Çünkü biliyorsunuz, Kuran Peygamber zamanında oluşturulmadı. Ebu Bekir döneminde tanıklardan alınan ayetlerin birleştirilmesiyle yazıldı.

* Zaten Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu da İlahiyat okumamış kişilerin Kuran Müslümanlığı yapmamalarını, asıl ilmi yorumları dikkate almaları gerektiğini söylüyor?
Ama o yorumların da ölçüsü ne olacak? Ondan sonra her ilahiyatçı ayrı bir yorum yapıyor, herkes ayrı bir tarikat kuruyor. Bence her şey Kuran’da açık bir şekilde anlatılıyor. Ama mesela bir ayette diyor ki şarap içme, bir başka ayette de diyor ki, namaza gidemeyecek kadar sarhoş olma. Buradan vicdanına ve aklına en uygun yorumu yapabilirsin. Allah niye bize akıl vermiş? Bu yorumu yapabilelim diye. Aslında bu kâinatın sahibi Allah’ın yanında mikrop kadar bile değiliz. İbadetimize O’nun hiç ihtiyacı yok. O yüzden bence en büyük ibadet kendi kendine iyi insan olabilmektir. Peki nasıl iyi insan olunur; onu da aklınla ve vicdanınla sen bulacaksın!

Asıl günahkar imam nikahını kullananlar
* Hakkınızda dava açan İzmirli Avukat Yusuf Akın kimdir, hiç tanıyor musunuz?
Tanımıyorum, ama merak ediyorum. Aslında İzmir’e bir gidişimde kendisiyle tanışmak istedim. “Nedir seni kızdıran, oturup tartışalım” diyecektim. Canın sıkılır, konuşma dediler, ben de yapmadım.

* Siz kızmadınız mı?
Yok, hayır. Ben de kendime hayret ediyorum, ama dava açıldığından beri bana en ufak bir sinir gelmedi. Fakat tabii bir şeye çok üzülüyorum. Bu çocukları böyle yetiştiren bizler olduk. Bizim neslimiz daha kararlı çıksaymış bugün çocuklarımız da böyle olmazdı.

* Yargılandığınız maddede “Basın yoluyla kişinin mensup bulunduğu dine göre kutsal sayılan değerlere hakaret; halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme” deniyor?
Bunu kabul etmiyorum. Kimseye hakaret etmedim, tersine dine hakaret edenlere karşı çıktım. Tarikatlarda seks yapabilmek için imam nikâhı kıyıyorlar. Bunları televizyonlarda görünce çok sinirlendim. İnandığım Allah’ı yerin dibine sokuyorlar. Ben de “Madem imam nikâhını alet ederek bu işi yapacaksınız, o zaman camilerde yapın bari” dedim. Bu söz, yaptıkları kötülük daha iyi anlaşılsın diye söylenmiş bir hiciv. Yoksa oturup da camilere aşk odası yapın der miyim, olacak iş mi? Cami nedir, ben bilmiyor muyum?

Duruşmamda AB temsilcisi istemiyorum
* 1 Kasım’daki duruşmada sizi desteklemeye gelecekler var mı?
Kimseyi çağırmam, ama sürekli telefonum çalıyor “Geleceğiz” diyorlar. Yağmur yağarsa ıslanırlar diye korkuyorum, ama galiba şenlik olacak. (Gülüyor) Hayatımda ilk kez mahkemeye çıkacağım.

* Davanız şu ünlü 301. madde kapsamında olmadığı için belki de diğer davalara olan ilgiye benzemeyecektir?
Kastettiğiniz AB temsilcileriyse zaten gelmesinler. Hapse girecek bile olsam ben Avrupa’ya şikayet etmem ülkemi.

* Evrensel hukuk denilen bir şey var ama?
Olsun, bu bana annemi, babamı komşuya şikâyet etmek gibi gelir. O kadar alçalmadım.

* Bu AB temsilcilerinin ilgilenip ilgilenmediği konusu Rektör Aşkın’ın davasında da gündeme gelmişti?
Ona da davası 301 değil, o yüzden ilgilenmiyoruz dediler, bahane. Asıl sebep Atatürkçü olmamız. Atatürkçülerin başına gelenlerle ilgilenmiyorlar. Laiklikle ilgilenmiyorlar. Çünkü dertleri bizim gelişmemiz, uyanmamız değil. Onların varsa yoksa işleri Türkiye’yi karıştıracak konular.

Mirastan da vazgeçsinler
* Emine Erdoğan’ın başörtüsünü çıkarmasını önermeniz “tuhaf” olmadı mı biraz?
Niye tuhafmış? Evinde ne isterse takar, ama Başbakan’ın eşi olarak dekolte de giyemez, haç da takamaz, türban da takamaz. Öyleyse miras hakkından da vazgeçsinler, ikinci eşi de kabul etsinler, görelim.

3N+1K
Cumhuriyet’in 92 yaşındaki çılgın kızı
KİM: Muazzez İlmiye Çığ, Birinci Dünya Savaşı sırasında doğdu (1914-Bursa), Kurtuluş Savaşı yıllarında ilkokulu okudu, İkinci Dünya Savaşı başladığında Ankara Dil-Tarih’ten mezun oldu. Aynı yıl okul arkadaşı Kemal Çığ’la evlendi. 33 yıl İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde çalıştı. Depolardan bulup çıkardığı yaklaşık 3 bin Sümer tabletinin anlamını tarih ve arkeoloji dünyasına kazandırdı. 1972’de emekli olduktan sonra 8 kitabına 5 kitap daha ekledi. Heidelberg Üniversitesi, Roma ve Londra sergilerinde çalışmalar yaptı. İngilizce ve Almanca biliyor. Pek çok ödülü olan Çığ’ın iki kızı var.
NEDEN: Araya Şeker Bayramı girince unutmanızı istemedik: Cumhuriyet’in 92 yaşındaki çılgın kızı 15 gün sonra ilk kez hâkim karşısına çıkacak. 1 Kasım’da, Beyoğlu 2. Asliye Ceza’da. Şimdiden not edin ve neler olacak; izleyin.
NE ZAMAN: 13 Ekim, Cuma.
NEREDE: Çığ’ın İstanbul’daki evinde.


Adaletsizlik diz boyu!

Gelir dağılımındaki adaletsizlik açısından Türkiye, dünyanın gelir dağılımı en bozuk 55. ülkesi. Bu sıralama sonucuna göre Türkiye, Tanzanya ve benzeri birçok ülkeden daha kötü durumda.
Türkiye'nin girmek için her türlü tavizi verdiği Avrupa Birliği, bütçesinin yüzde 40'ını tarımsal yatırım ve desteklere ayırmışken, bu oran Türkiye bütçesinde sadece yüzde 2.5.
Türkiye Ziraatçılar Derneği Başkanı İbrahim Yetkin, Avrupa Birliği'nin (AB) bütçesinin yüzde 40'ını tarımsal yatırım ve desteklere ayırdığını, bu oranın Türkiye bütçesinde sadece yüzde 2,5 olduğunu bildirdi. Yetkin, yaptığı yazılı açıklamada, Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütünün (FAO) kurulduğu 16 Ekim'in “Dünya Gıda Günü” olarak kutlandığını hatırlatarak, bugün çerçevesinde çeşitli araştırmalardan derlenen verileri, kamuoyunun dikkatine sunduğunu belirtti.
Gıda sorununun en başta tarıma yapılan yatırım sorunu olduğunu belirten Yetkin, günümüzde gelişmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkeler arasında tarımsal yatırımlar arasındaki dengesizlik olduğunu kaydetti. Gelişmekte olan ülkelerde açlık sorununun boyutlarının her geçen gün biraz daha büyüdüğünü ifade eden Yetkin, dünyada her gün 28 bin, her saat ise bin 166 kişinin açlıktan yaşamını kaybettiğini belirtti.

“Boyumuzun kısalığı yetersiz beslenmeden”
Yetersiz beslenmenin çarpıcı örneklerinin Türkiye'de de yaşandığını ifade eden Yetkin, şöyle devam etti: “Ülkemiz toprakları çinko yönünden zayıftır. Birleşmiş Milletler desteğiyle yapılan bir araştırmaya göre, ekmeklerimizde yeterince çinko bulunmaması ve başka beslenme kaynaklarının bu ihtiyacı giderme imkanı olmaması nedeniyle her 5 çocuktan biri yaşına göre kısa kalıyor, 5 yaşındaki çocuklardan dörtte biri kronik olarak yetersiz besleniyor, bunların yüzde 8'inde bu durum ciddi sağlık sorunlarına yol açıyor.”

Açlık sınırı altındakilerin gerçek sayısı 3 milyon
Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) 2004 yılında belirlediği açlık sınırının 4 kişilik bir aile için 182 YTL olduğunu, ancak aynı dönemde Türk-İş'in bu rakamı 513 YTL olarak belirlediğini anlatan Yetkin, araştırmacıların tahminlerine göre, bu durumda, açlık sınırının altındaki gerçek nüfusun 3 milyonu geçtiğini savundu.
Yetkin, Türkiye'de nüfusun yüzde 40'ının, bir başka deyişle 28-30 milyon insanın yoksul tanımına girdiğini belirtti.

Yoksullar gelirden yüzde 2.3 pay alıyor
Dünya Bankasının ''Dünya Kalkınma Göstergeleri 2005'' raporuna göre, gelir dağılımındaki adaletsizlik açısından Türkiye'nin dünyanın gelir dağılımı en bozuk 55. ülkesi olduğunu belirten Yetkin, bu sıralama sonucuna göre Türkiye'nin Tanzanya ve benzeri birçok ülkeden daha kötü durumda olduğunu savundu. Yetkin, raporun, Türkiye'de nüfusun en yoksul yüzde 10'luk kesiminin gelirden sadece yüzde 2,3 oranında pay aldığını, en zengin yüzde 10'luk kesimin aldığı payın ise yüzde 30,7 olduğunu ortaya koydu.


Tersine 301...

Millete saldırmak... Serbest. Millete saldıranı beğenmemek... Yasak. Mecbursun beğenmeye. Ben hayatımda böyle matrak bir olay görmedim. Tersine 301’dir bu.
Hadise komediye dönüştü. Koca koca gazeteciler diyor ki... “Orhan Pamuk’u hiç okumadım. Ama gurur duyuyorum.” Bazıları da diyor ki... “Okumak için büyük çaba harcadım. Zorladım kendimi... Bir defa, iki defa, üç defa... Olmuyor. Okunmuyor. Ama gurur duyuyorum.”
Açık söyleyeyim... Orhan Pamuk’un fikirlerini dilediği gibi dile getirmesini sonuna kadar savunurum. Cezayla olmaz. Asla. Çünkü bizi fikir yıkmaz. Asıl fikirsizlik yıkar. Hatta “aykırı fikir” olmazsa “tek tip fikir” daha zararlı bile olabilir. Ama mecbur muyum beğenmeye? Zorla gurur duyulur mu yahu? Tersine 301’dir bu. Tersine 301.
15.10.2006 / YILMAZ ÖZDİL / SABAH


Şemdinli davasında sanık astsubaylar temyize başvurdu

ANKARA - Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen olaylarla ilgili yargılanan sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'e, "Adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs etmek" suçlarından 39 yıl 5 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılmasına ilişkin kararın, usul eksikliği, eksik soruşturma ve esastan bozulmasını istedi.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen olaylarla ilgili yargılanan sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'e, "Adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs etmek" suçlarından verdiği 39 yıl 5 ay 10 gün hapis cezasının temyiz istemine ilişkin tebliğnamesini tamamladı.

Başsavcılık, sanıklar hakkında verilen cezanın usul eksikliği, eksik soruşturma ve essatan bozulmasını istedi. Dosya, temyiz incelemesini yapacak olan Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderildi.


YÖK Başkanı Teziç, "Legion d'Honneur Nişanı"nı Fransa'ya iade etti

ANKARA - Yükseköğretim Kurulu (YÖK) Başkanı Prof. Dr. Erdoğan Teziç, 17 Eylül 2004'de Fransa Cumhurbaşkanı Jacgues Chırac'ın kararıyla kendisine verilen liyakat nişanını Fransa'ya iade ettiğini açıkladı. Teziç, nişanını, Fransa Ulusal Meclisi'nin Ermeni soykırımını reddedenlere ceza öngören yasa önerisini kabul etmesi nedeniyle iade ettiğini bildirdi.

Teziç, Fransa'da en yüksek nişan kabul edilen Commandeur de la Legion d'Honneur Nişanı'nı bir mektup eşliğiyle Fransa Cumhurbaşkanı Chırac'a gönderdi. Teziç'in mektubu şöyle: "Sayın Cumhurbaşkanı. Yapılan açıklamalarda, bu önerinin milletvekillerinin girişimiyle gündemde yer aldığı, hükümetin bunun dışında kaldığı yer yer tarafınızdan dile getirilmektedir. Oya, Ekim ayı başında, Ermenistan'a gerçekleştirdiğiniz resmi ziyarette, 'Türkler'in Ermeni soykırımı yapmış olduğunu' ifade etmekle, bu konunun Fransa'nın bir devlet politikası olduğu, hukuken bütün açıklığıyla teyit edilmiştir. Ermeni soykırımının inkarını suç sayan metin, henüz kanunlaşmamış olsa da, bu konunun Fransa'nın bir devlet politikası haline gelmiş olması karşısında, sizin tarafınızdan, Türkiye'deki büyükelçiliğiniz aracılığıyla bana tevdi edilen, Fransa'nın en yüksek devlet nişanlarından biri olan 'Commandeur de la Legion d'Honneur'u taşıyamayacağım için mektubumla iade ediyorum."

Teziç, Türkiye'de bu madalyaya sahip tek kişiydi ve nişanla birlikte resmedildiği fotoğraflar geçtiğimiz günlerde arşivlerden çıkartılıp yeniden yayınlanmıştı.


Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, 'Türkiye'nin AB üyeliği 15-20 yıldan önce beklenmemeli' dedi

AVRUPA Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, AB üyeliği konusunda büyük bir çaba içinde olan Türkiye'ye 'Hayale kapılma, üyelik çok zor' mesajı verdi. Barroso, Türkiye'de reformların yavaşlığından dolayı 'endişeli' olduklarını söyledi. İngiliz BBC televizyonuna mülakat veren Barroso, 'Türkiye konusunda endişeliyiz, çünkü reformların ritmi bizim bakış açımıza göre yavaş. Siyasi ve ekonomik bütün kriterlere uyarsa, Türkiye'nin aramızda olması çok iyi olacak diye düşünüyorum. Şu anda durum bu değil. Türkiye'nin AB üyeliği 15-20 yıldan önce beklenmemeli' dedi.

Türkiye problem

Mülakatında AB Komisyonunun 8 Kasım'da yayımlayacağı ilerleme raporuna da değinen Barroso, 'Türkiye uzun vadeli bir problem. Farklı gelenekleri olan bir ülke. İyi yönde çabalar sarf edildi, ama şu anda bize doğru gelen parkurda teşvik edici olmayan haberler alıyoruz. AB üyeliğine doğru yakınlaşma sürecindeki Türkiye'de ilerlemeler ya da ilerlemelerdeki eksiklikler konusunda çok ciddi, çok objektif bir rapor 8 Kasım'da yayınlanacak' diye konuştu. Barroso, Türkiye meselesinin, 1 Ocak 2007'den itibaren AB'nin Bulgaristan ve Romanya ile genişlemesinden 'tamamen farklı' olduğunu da ifade etti. AB Komisyonu Başkanı Barroso'nun, bugün İngiltere Başbakanı Tony Blair ile bir araya gelmesi bekleniyor.


16.10.2006


Yargıtay, Şemdinli kararını bozuyor

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı,Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen olaylarla ilgili yargılanan sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'e, ''Adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs etmek'' suçlarından 39 yıl 5 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılmasına ilişkin kararın, usul eksikliği, eksik soruşturma ve esastan bozulmasını istedi.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesi'nin, Hakkari'nin Şemdinli ilçesinde meydana gelen olaylarla ilgili yargılanan sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz'e, ''Adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs etmek'' suçlarından verdiği 39 yıl 5 ay 10 gün hapis cezasının temyiz istemine ilişkin tebliğnamesini tamamladı.

Başsavcılık, sanıklar hakkında verilen cezanın usul eksikliği, eksik soruşturma ve essatan bozulmasını istedi.

Dosya, temyiz incelemesini yapacak olan Yargıtay 9. Ceza Dairesine gönderildi.


Koca dayağı ve seks suçuna uzlaşma yok
SABAH
Meclis ceza yasalarında kapsamlı değişikliğe hazırlanıyor. Taciz, tecavüz gibi suçlarda uzlaşma kalkıyor.
Meclis ceza yasalarında yaptığı kapsamlı değişikliklerin yarattığı sorunları ve karmaşayı yeni bir değişiklikle gidermeye hazırlanıyor. Teklifle, aile içi şiddet suçları ile taciz ve tecavüz gibi cinsel suçlarda uzlaşma yolu kapatılıyor. Aile içi şiddet uygulayan eşlere uzlaşma yolunu kapatan düzenleme AKP'li Halil Ürün'ün dövdüğü eşiyle uzlaşarak hakkındaki fezlekeden kurtulmasını önlüyor.
AKP hazırladı
TBMM Adalet Komisyonu'nda Salı günü ele alınarak hızla yasalaştırılması planlanan yasa teklifi AKP milletvekillerince hazırlandı. Teklifin aceleyle gündemin önüne çekilmesinin nedeni ise, TCK'ya uyum için hazırlanan 650 maddelik yasa tasarısında uzlaşma sağlanamaması. Tasarının yasalaşmasının son derece zor olduğunun görülmesi üzerine hazırlanan teklifte, krize yol açan Abdullah Öcalan ile ilgili soruna çözüm getiriliyor. CHP'nin Öcalan'ın cezaevinden çıkmasını sağlayacağı itirazına neden olan etkin pişmanlık düzenlemesi yeniden kaleme alındı. Buna göre terör suçlarını işleyenler, etkin pişmanlıktan sadece bir kez yararlanabilecek. Böylece bir kişiye birkaç kez ceza indirimi yapılması ve cezaevinden çıkması önlenecek. Türk adalet sistemine yeni giren uzlaşma kavramını da yeniden düzenliyor. Bazı suçlarda tarafların uzlaşma yoluna gitmesine olanak tanı- Nmasına yönelik hükümler TCK'dan çıkarılarak Ceza Muhakemesi Yasası'na konuluyor. Yeni düzenlemeye göre, soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar uzlaşma kapsamında olacak. Ancak, aile içi şiddet ayrı bir kategoriye alınarak uzlaşma dışına çıkarılıyor. Buna göre şikayete bağlı olup olmadığına bakılmaksızın aile içi şiddet hariç olmak üzere "kasten yaralama, taksirle yaralama, konut dokunulmazlığının ihlali, çocuğun kaçırılması ve alıkonulması ve ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması" suçları uzlaşma kapsamında olacak.
Uzlaşma yeniden
Ancak, soruşturma ve kovuşturması şikayete bağlı olsa bile, taciz ve tecavüz gibi cinsel dokunulmazlığa karşı suçlarda uzlaştırma yoluna gidilmeyecek. Aile içi şiddet uygulayan eşlere uzlaşma yolunu kapatan düzenleme AKP'li Ürün'ün eşini dövmesi nedeniyle hakkında düzenlenen fezlekeden kurtulmasını da önlüyor. Teklife göre, uzlaşma kapsamındaki suçlarda Cumhuriyet savcısının kendisi ya da

Hava korsanı cezayı duydu, bileğini kesti
MİLLİYET
İtalya'da THY uçağını kaçırma suçundan yargılanmayı bekleyen Hakan Ekinci'nin cezaevinde intihar girişiminde bulunduğu ileri sürüldü.
La Gazzetta del Mezzogiorno gazetesinin haberinde, Brindisi Cezaevi'nde tutulan Ekinci'nin bileklerini kestiği, bir gardiyanın müdahalesi neticesinde kurtarıldığı belirtildi. Bileklerinden yara alan Ekinci'nin hayati tehlikesinin söz konusu olmadığı kaydedildi. Gazete, intihar girişiminin, Ekinci'nin 7-12 yıl hapis cezası alabileceğini öğrenmesinden kaynaklandığını yazdı.

Terör tazminatı istismar yolu oldu
Terörden zarar gören vatandaşlara tazminat ödenmesini fırsat bilerek köy köy dolaşan bazı avukatların, aynı kişilerden dilekçe toplayıp zarar tespit komisyonlarına başvurdukları ve yeni bir kazanç kapısı oluşturdukları ortaya çıktı
HAMDİ ATEŞ / ANKARA/YENİ ŞAFAK
Terörden zarar gören vatandaşların zararlarının tazmin edilmesi için kurulan komisyonlara yapılan bazı başvuruların, avukatlar tarafından para kazanmak için istismar edildiği ortaya çıktı. Bazı avukatların, köyleri dolaşarak vatandaşlardan dilekçe topladıkları, hatta bir vatandaştan 3-4 avukatın ayrı ayrı dilekçe alarak komisyonlara başvurdukları tespit edildi.
Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkındaki Kanunda Bazı Değişiklikler Öngören Yasa Teklifi, TBMM İçişleri Komisyonu'nda kabul edildi. Teklif, 1987-2004 yıllarını kapsayan dönemde terörden zarar gören vatandaşların zarar tespit komisyonlarına verdiği dilekçenin sonuçlanma süresini 2 yıldan 4 yıla çıkarıyor. Bu süre, Bakanlar Kurulu kararıyla 1'er yılla sınırlı olmak üzere uzatılabilecek. Teklifle, vatandaşların Ocak 2007'de sona erecek komisyonlara başvurma süresi de 1 yıl uzatıldı.
DİLEKÇE TOPLUYORLAR
CHP İzmir Milletvekili Hakkı Ülkü, müracaatlarda yoğunluk yaşanan illerde, birden çok komis-yon oluşturulması gerektiğini söyledi. Terörün yoğun yaşandığı illerde, bazı avukatların köy köy dolaşarak başvuru dilekçesi topladıklarını öne süren Ülkü, "Bazı avukatlar, köylüyü dilekçe vermek için zorluyor. Bunları söylemeye dilim varmıyor" diye konuştu.
CHP İstanbul Milletvekili Sıdıka Sarıbekir de, dilekçelerin sonuçlanması için sürenin kısa tutulması gerektiği üzerinde durarak, "Süreyi ne kadar kısa tutarsak, avukatların köylere giderek yaptıkları bu tür başvuruların önüne geçeriz" dedi.
SİCİLLERE GÖRE
81 ilde 104 komis-yonun görev yaptığını vurgulayan İller İdaresi Genel Müdürü Ahmet Altıparmak da, iddia konusu avukatlardan kendilerinin de rahatsızlık duyduklarını belirtti. 2 bin kişinin avukatlığını 1 kişinin yapabildiğini bildiren Altıparmak, yeni bilgisayar yazılım programı hazırlatarak sicil numaralarıyla işlem yapılmasıyla avukatların çok sayıda müracaatlarının daha dikkatli incelendiğini kaydetti.
Mağdurlara 80 milyon YTL
Komisyona sunulan bilgilere göre, terörle mücadeleden doğan zararların karşılanması için Eylül 2006 tarihi itibariyle 223 bin 294 kişi başvuruda bulundu. Başvurular en fazla Diyarbakır, Hakkari, Şırnak, Bingöl ve Tunceli illerinde oldu. 223 bin 294 başvurudan 42 bin 487 başvuru sonuçlandı. Bunun 20 bin 886'sı hakkında olumlu karar verilirken, 15 bin 332 başvuru reddedildi. 6 bin 269 başvuru hakkında ise daha önce zararlarının karşılandığına karar verildi. Olumlu kabul edilen 20 bin 886 başvurudan 2 bin 751'i ölüm, 929'u yaralanma, 451'i sakatlanma, 7 bin 197'si mallarla ilgili zararlar, bin 148'i tarım ve hayvancılık, 8 bin 28'i mal varlığına ulaşamamaktan kaynaklanan, 130'u ise diğer konulardan oluştu. Ağustos sonuna kadar toplam 79 milyon 106 bin 961 YTL tazminat ödemesi yapıldı. 16.10.2006

TRT’de ’hakaret’ davası
Umut ERDEM/ANKARA/HÜRRİYET
TRT Çukurova Bölge Müdürlüğü İdari İşler Müdürü Ömer Faruk Bilmez hakkında, kurumda memur olan Z.A’yı taciz ettiği iddiasıyla dava açıldı. Z.A’nın şikayeti üzerine de savcılık, Bilmez’in yanı sıra Z.A’ya hakaret ettiği gerekçesiyle Bölge Müdürü Hacı Mustafa Tombuloğlu’nun da yargılanmasına karar verdi.
İDDİALARA göre TRT Çukurova Bölge Müdürlüğü İdari İşler Müdürü Ömer Faruk Bilmez, memur Z.A’ya önce yemeğe çıkması, başka bir gün de arabasına gelmesi teklifinde bulundu, reddedilince de Z.A’yı rahatsız etmeye başladı. Bilmez, Z.A’nın kurumun şoförü M.S. ile ilişkisi olduğu söylentilerini ortaya attı. Bu söylentiler nedeniyle de Bölge Müdürü Hacı Mustafa Tombuloğlu, Z.A’nın görev yerini Mersin’den Adana’ya aldırdı. Z.A. ve M.S. ise böyle bir ilişkinin olmadığını savunarak Tombuloğlu ile Bilmez hakkında "hakaret" davası açtı.
Mersin Cumhuriyet Savcılığı’nın Bilmez ile ilgili olarak hazırladığı iddianamede şunlara yer verildi: "Bilmez’in, şikayetçinin ahlaki durumunun kötü olduğu sözlerini tekrarladığı, bu sözleri tanıklar M.Ç, M.Y. ve M.S’nin de duydukları, böylece şüphelinin zincirleme biçiminde gıyapta hakaret suçunu işlediği anlaşılmıştır. Yargılamanın mahkemenizde yapılarak şüphelinin eylemine uyan sevk maddeleri gereğince cezalandırılmasına karar verilmesi kamu adına talep ve iddia olunur."

CUMHURİYETÇİ AVUKATLAR GRUBU
İzmir'de Erdemir'in listesi kazandı
İZMİR (Cumhuriyet Ege Bürosu) - İzmir Barosu Genel Kurulu'nda Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu başkan adayı Nevzat Erdemir , yeniden başkanlığa getirildi.
Ege Üniversitesi Spor Salonu'nda önceki gün başlayan genel kurulun dünkü bölümünde, avukatlar 13 sandıkta oy kullandı. Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu başkan adayı Nevzat Erdemir'in listesi, seçimi 2 bin
41 oyla kazandı. Çağdaş Avukatlar Grubu başkan adayı Ahmet Okyay 1523, Değişim Avukatlar Grubu başkan adayı Zikri Sever ise 351 oy aldı.
Nevzat Erdemir başkanlığındaki yönetim kurulu, şu isimlerden oluştu: Günhan Baydoğan, Abdülkadir Ön, Atilla Ertekin, Ferda Kardelen, İrfan Koçana, Lale Özberk, Mehmet Kozan, Muhittin Üstündağ, Özdemir Sökmen, Pınar Tatlı.

SEKİZ AY KALDI
Yimpaş'ta adım adım zamanaşımına
AYKUT KÜÇÜKKAYA /CUMHURİYET
Almanya'nın ''uluslararası tutuklama kararı'' ile tüm dünyada aradığı Yimpaş Holding Yönetim Kurulu Başkanı Dursun Uyar ile 10 Yimpaş yöneticisinin Türkiye'de 3'er yıl hapis cezası aldığı davada ''7.5 yıllık'' zamanaşımı süresinin dolmasına ''8 ay'' kaldı. Yimpaş mağdurlarının avukatı Yargıtay'a başvurarak dosya hakkında gelinen son aşamayı sordu. Avukat Acun Papakçı , ''Yargıtay'da dosyanın beklediği her gün cezanın zamanaşımı ile kaldırılmasına bir adım daha yaklaşılmaktadır'' derken Yimpaş yönetimi bu haberleri yargıyı etkileme çabası olarak yorumluyor. Dursun Uyar ve 10 Yimpaş yöneticisinin Yargıtay'da görülmeyi bekleyen dava dosyasının 7 yılı bulan gelişimi özetle şöyle: Suç tarihinin 31 Aralık 1999 olarak yer aldığı davayı gören Yozgat 1. Asliye Ceza Mahkemesi Uyar ve 10 yönetim kurulu üyesi hakkında 22 Ekim 2002 tarihinde Sermaye Piyasası Kurulu'na kayıt yükümlülüğünü yerine getirmeden yasaya aykırı olarak yurttaşlardan para toplamak suçlamasıyla 3'er yıl hapis ve 15'er milyar lira para cezası verdi.
Temyize götürdüler
Mahkeme kararında şöyle denildi: ''Yimpaş Holding AŞ'nin halka arz işlemlerinin 2499 sayılı yasada öngörülen şekil ve unsurların dışında usulsüz ve kanuna aykırı bir şekilde gerçekleştirildiği anlaşıldığından, sanıkların 4087 sayılı kanunla değişik, 22'nci maddesiyle değişik 2499 sayılı yasanın 47/A-4 maddesi uyarınca suç işleme kasıtlarının yoğunluğu ve tüm dosya kapsamı nazara alınarak, şahsi ve sosyal durumları, geçmişteki halleri nazara alınarak takdiren ve teşdiden 3'er yıl hapis ve 15'er milyar lira ağır para cezası ile cezalandırılmalarına karar verildi.''
Mahkeme,11 Yimpaş yöneticisine verilen cezaları ertelemedi. Ve sanıkların kaçma ihtimalleri nazara alınarak yurtdışına çıkışlarına yasak konulması da karara bağlandı. Bu karar sanıklar tarafından 26 Kasım 2002 tarihinde temyiz edildi. Dosyada ilk incelemeyi 2004 yılı başında yapan Yargıtay 7. Ceza Dairesi, dosyayı tebligatlarla ilgili usul yönünden bir düzeltme için mahkemesine geri gönderdi. Bu talep mahkemece aynı tarihlerde yerine getirilerek dosya daireye iade edildi. 2002 yılının son aylarından bu yana dava, Yargıtay 7. Ceza Dairesi'nde görülmeyi bekliyor.

DEMOKRATİK SOL AVUKATLAR GRUBU
Ankara'da Coşar açık ara oy farkıyla
ANKARA (Cumhuriyet Bürosu) - Ankara Barosu Başkanlığı'na Vedat Ahsen Coşar yeniden seçildi.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Konferans Salonu'nda yapılan 59. olağan genel kurulun dünkü oturumunda seçimler yapıldı. Demokratik Sol Avukatlar Grubu adayı Vedat Ahsen Coşar, 3 bin 177 oy alarak yeniden baro başkanlığına seçildi. Baroda Birlik Grubu'nun adayı Salih Çelen 1823 oy alırken, Çağdaş Avukatlar Grubu'nun adayı Hüseyin Yüksel Biçen 'e de 589 oy verildi.
Isparta'da kadın başkan
Antalya Barosu Başkanlığı'na Zeki Durmaz , Konya Barosu Başkanlığı'na Hasan Özen ,Manisa'da Remzi Demirkol, Kayseri'de Ali Taşcı yeniden başkan seçilirken, Isparta Barosu Başkanlığı'nı kadın aday Gamze Budak kazandı.RADİKAL

İstanbul Barosu seçimlerinde 'Önce İlke Çağdaş Avukatlar' grubu en fazla oyu aldı
Kolcuoğlu yeniden başkan
15 bin 594 avukatın oy kullandığı seçimlerde 6 bin 387 oy alarak üçüncü Kolcuoğlu üçüncü kez başkankez başkanlığa seçilen Kolcuoğlu, avukatların barolarına sahip çıktıklarını dile getirdi. Kolcuoğlu, baroyu hiçbir farklılık gözetmeden geleceğe götürmek üzere hizmetlerine devam edeceklerini belirtti.
HİLAL KÖSE /CUMHURİYET
İstanbul Barosu Başkanlığı'na, Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu adayı Kazım Kolcuoğlu üçüncü kez yeniden seçildi. Kolcuoğlu, ''Bu sahiplenme Türkiye'nin önümüzdeki dönem baroyu hangi anlayışın yöneteceği konusundaki kararlılığı gösterdi'' dedi.
Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayı'nda dün gerçekleştirilen seçimlerde 21 bin 271 üyesi olan dünyanın en büyük ikinci barosunun yeni yönetimi belirlendi. Beş grubun yarıştığı seçimlerde 54 sandıkta kapalı zarf usulü oy kullanan avukatlar, sonuçları da salona kurulan sinevizyondan takip ettiler. Sandıkların çoğunun açılmasıyla Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu adayı Kazım Kolcuoğlu'nun başkanlığı ilan edildi. 10. Yıl Marşı'nı okuyan Kolcuoğlu taraftarları, ''Türkiye laiktir laik kalacak'' , ''Bağımsız Türkiye'' sloganları attılar.
''Faşizme karşı omuz omuza'' , ''Yaşasın halkların kardeşliği'' sloganlarını atarak Çav Bella 'yı söyleyen Çağdaş Avukatlar Grubu da alkışlarla salondan dışarı çıktılar.
Seçime geniş katılım
Kolcuoğlu'nun 6387 oy aldığı seçimlere 15 bin 594 avukat katıldı. Çağdaş Avukatlar Grubu adayı Yücel Sayman 4954, Hukukun Üstünlüğü Platformu adayı Satılmış Şahin 2862, Hukuk Grubu adayı Ferit Hakan Baykal 1024 ve Savunma Avukatları Grubu adayı Muhittin Köylüoğlu 70 oy aldı. Baronun yeni yönetim kurulu ise Zeki Yıldan , Nuri Karahan , Sevgi Öztürk , Muammer Aydın , Handan Doğan , Devrim Adıyaman , Mehmet Durakoğlu , Fatih Mahmutoğlu , Lütfi Topraç ve Hüseyin Özbek 'ten oluştu.
İstanbul Barosu'nun tarihinde ilk defa bu kadar büyük bir katılımla genel kurulunun yapıldığını söyleyen Kolcuoğlu, avukatların barolarına sahip çıktıklarını dile getirdi.
'Kritik döneme girildi'
İstanbul Barosu'nu bundan sonra da hiçbir farklılık gözetmeden geleceğe götürmek üzere hizmetlerine devam edeceklerini belirten Kolcuoğlu, ''Diğer adaylar da huzur içinde olsunlar, çünkü baro emin ellerdedir. Çalışmalarına devam edecektir'' dedi. Türkiye'nin çok kritik bir döneme girdiğini söyleyen Kolcuoğlu, ''Laik demokratik Türkiye'nin hukukun üstünlüğü kuralları içinde yönetilmesi ve çağdaşlığa taşınması için her türlü mücadeleyi, çabayı göstereceğiz. Meslektaşlarımızın sorunlarına da çözüm bularak yolumuza devam edeceğiz'' diye konuştu.
Çağdaş Avukatlar Grubu başkan adayı Yücel Sayman da, kendisini destekleyen avukatlara teşekkür ederek Çağdaş Avukatlar Grubu'nun sonuç ne olursa olsun kendini gözden geçirmesi ve gerekli olan adımları atması konusunda eleştiri yapılması sözünü verdiğini kaydetti.
Tecride Karşı Dayanışma Komitesi üyesi avukatlar da, ölüm orucu eylemi nedeniyle seçimlere katılamayan İstanbul Barosu üyesi Avukat Behiç Aşçı için imza topladılar. Avukatlar ağlık durumu kötüleşen Aşçı'ya destek çağrısı yaptılar.

Doktorlar ilaç firmalarından hediye almayı 'etik' buldu
İlaç firmalarının hekimlere verdiği hediyeler ve sponsorluk ilişkisi üzerine yapılan bir araştırma ilginç sonuçlar ortaya çıkardı. Araştırmada, Türkiye genelinde bin 451 hekime 'ilaç firmalarından hediye almayı kabul edilir bulup bulmadıkları' soruldu.
Doktorların yüzde 54,9'u hediyeyi çeşitli gerekçelerle 'kabul edilebilir' bulduklarını söylerken, yüzde 45,1'i ise doğru bulmadıklarını açıkladı. İlaç firmaları, doktorlara kalem, defter, anahtarlık ve hesap makinesinin yanında cep telefonu, bilgisayar, televizyon ve klima gibi pahalı ürünler de hediye ediyor. Firmaların hekimleri bu yolla ikna ederek kendi ilaçlarını daha fazla satmak istedikleri, dolayısı ile rüşvet sayılması gerektiği konusunda iddialar var. Ancak hekimlerin yarısından çoğu bu ilişki biçiminde bir yanlışlık olmadığını düşünüyor. İlaç firmalarından hediye almayı doğru bulmayan doktorlar ise, "Hediye alan, kendini borçlu hisseder. Toplumun gözün-de mesleğin değeri yıpranır. Hasta için uygun olmayan ilaçların yazılmasına yol açabilir. " diyor.
Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Deontoloji Anabilim Dalı'ndan Dr. Murat Civaner, yoğun şekilde eleştirilen ilaç firmalarıyla hekimler arasındaki hediye ve sponsorluk ilişkisini araştırdı. Araştırma sonuçları, İstanbul Üniversitesi'nin düzenlediği 'İleri Teknoloji Tıbbı ve Hekim-Hasta İlişkisi' konulu sempozyumda sunuldu. Türkiye genelinde bin 451 hekime "İlaç firmalarından hediye almayı kabul edilir buluyormu sunuz?" diye sorulan araştırmada hekimlerin yüzde 54,9'u hediyeyi 'kabul edilebilir' bulduklarını söylerken, yüzde 45,1'i doğru bulmadıklarını açıkladı. Kabul edilir bulanların yüzde 36,5'i, "Kırtasiye araçları, bardak, havlu ve müzik CD'si gibi ucuz hediyeler ilaç yazarken bizi etkilemez." cevabını verdi. Yüzde 21,3'ü ise ilaç firmalarının pahalı tıp kitapları, bilimsel dergiler ve dernek aidatlarını karşılamasının hastaya daha iyi hizmet sunmalarını sağlayacağını ileri sürdü. Hekimlerin yüzde 13'ü firmaların televizyon, klima gibi hediyelerinin hekimin çalışma ortamını iyileştirerek sonuçta hastaya olumlu yansıdığını ifade etti. Yüzde 1,9'u da "Herkes alıyor, benim almamam bir şeyi değiştirmez." şeklinde cevap verdi. İlaç firmalarından hediye almayı doğru bulmayan doktorlar ise, "Hediye alan kendini borçlu hisseder. Bu tür ilişkiler toplumun gözünde mesleğin değerini yıpratır. Hediyeler hasta için uygun olmayan ilaçların yazılmasına yol açabilir." gerekçelerini sundu.
Dr. Murat Civaner, ilaç firmalarının tıbbi kongrelere sponsor olmasını da irdeledi. Buna göre hekimlerin yüzde 64'ü bilimsel toplantılara katılmak için firmalardan maddi destek almanın yanlış olmadığını kaydetti. Doktorlar, maliyeti çok yüksek olduğu için destek almadan bu toplantılara katılamayacaklarını belirtti.
Necip Çakır - Sağlık Muhabiri
16/10/2006

"Gülen'e yargıya rağmen infaz yapılıyor"
Fethullah Gülen Hocaefendi, 'İrtica yok, Gülen var' diyen Fatih Altaylı'ya noter kanalıyla cevap verdi.
Gülen, "Yargının beraat hükmü verdiği hususlar hakkında bir kişiyi kamuoyuna suçlu olarak sunmak yargısız infazın ötesinde yargıya rağmen infaz değil midir?" diye sordu. Gülen, avukatı Orhan Erdemli aracılığı ile Sabah gazetesine düzeltme ve cevap gönderdi. Cevapta 'Evrensel hukuk kuralları gereği hakkında kesinleşmiş bir mahkumiyet kararı olmadan hiç kimse topluma suçlu gibi sunulamaz ve suçlu muamelesine tabi tutulamaz.' denildi. Müvekkilinin yargılandığı Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davasında beraat ettiğini hatırlatan Erdemli, şu ifadelere yer verdi: "Fatih Altaylı'nın müvekkilime isnat ettiği eylemlerle ilgili olarak, müvekkilim hakkında hiçbir yargı kararı yoktur. Bilakis müvekkilim yargılanmış olduğu Ankara 11 . Ağır Ceza Mahkemesi'ndeki davada 'sübut bulmayan ve unsurları oluşmayan atılı suçtan' beraat etmiştir. Bu durumda yargının beraat hükmü verdiği hususlar hakkında bir kişiyi kamuoyuna suçlu olarak sunmak yargısız infazın ötesinde yargıya rağmen infaz değil midir? Daha önce bu tür iddialarda bulunan yayın organları hakkında mahkemelerce tekzip, tazminat ve ceza kararlarına hükmedilmiştir. Hukuk devletinde kişiler ancak hukuka aykırı fiillerinden dolayı suçlanabilirler. Müvekkilimin ise suç teşkil eden yasalara aykırı hiçbir faaliyeti bulunmamaktadır." İstanbul, Zaman

Fethi dedeye 301. maddeden 16 ay hapis
SELANİK Atatürk Evi'ndeki şeref defterine yazdığı yazı yüzünden hakkında Başbakan'a hakaret ve hükümeti aşağılamaktan dava açılan Fethi Dördüncü (83) 16 ay hapis cezası aldı. Ceza 9 bin YTL para cezasına çevrildi.
NEZİH GÜROL İstanbul
Selanik'teki Atatürk Evi'nde bulunan şeref defterine bir yazı nedeniyle Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a ve hükümete hakaret suçundan yargılanan Fethi Dördüncü (83), iki ayrı davadan toplam 16 ay hapis cezasına çarptırıldı. Dördüncü'nün yaşını dikkate alan mahkeme, cezayı 9 bin YTL para cezasına çevirdi.
Dördüncü dün ilk olarak, Göztepe’ye cami yapılması konusunda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’a hitaben yazdığı yazı nedeniyle İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Dördüncü suç kastının olmadığını belirterek, beraatini istedi.
Mahkeme Topbaş’a karşı eylemin eleştiri ve ağır eleştiri sınırları içinde kaldığını belirterek sanığın beraatine karar verdi. Ancak Erdoğan'a karşı sanığın eyleminin eleştiri sınırlarını aşarak onur kırıcı, aşağılayıcı nitelikte hakaret anlamı taşıyan sözlerden oluştuğu kanaatiyle 1 yıl hapis cezası veren mahkeme, sanığın duruşmadaki iyi halini göz önüne alarak cezayı 10 ay hapse indirdi. Mahkeme, sanığın "yaşını" ve "yargılama süreci sonunda gözlenen pişmanlığını" dikkate alarak cezayı 6 bin YTL adli para cezasına çevirdi.

Şeref defteri
Dördüncü daha sonra aynı mahkemede, Selanik’teki Atatürk Evi’nin şeref defterine yazdığı yazı nedeniyle hakkında "Başbakan’a hakaret" ve "hükümeti aşağılamak" suçlarından açılan davanın ilk duruşmasına çıktı. Savunmasında suçlamayı reddeden Dördüncü, bu davadan da beraatini istedi.
Mahkeme, Başbakan Erdoğan’a yönelik önceki davada mahkum olan sanığın, aynı şikayetçiye karşı aynı tarihte işlenen hakaret eylemi nedeniyle davanın reddine karar verdi.

24 taksitle ödeyecek
Mahkeme sanığa, hükümeti alenen aşağılamak suçundan da TCK’nin 301/2. maddesi gereğince 6 ay hapis cezası verdi. Sanığın iyi halini göz önüne alan mahkeme cezayı 5 aya indirdi. Sanığın yaşı ve pişmanlığını dikkate alan mahkeme, Dördüncü’nün cezasını 3 bin YTL para cezasına çevirdi. Mahkeme Dördüncü’nün her iki davadan aldığı para cezalarının 24 ay taksitle ödenmesini de karara bağladı

Y A Z A R L A R

ETYEN MAHÇUPYAN
e.mahcupyan@zaman.com.tr Gündem
301 hangi kapının numarası?
Adalet Bakanı 301 tartışmaları sırasında "Bunu kapı numarası sananlar var." demişti. Kastı, bilmeden konuşanların fazla olduğuydu. Gerçekten de bugün 301'i savunanların duygusallık dışında hiçbir gerekçeleri yok. Söylenen şey Türklüğe hakaretin serbest olmaması gereği... Buna zaten kimse itiraz etmiyor.
301'in kaldırılmasını veya değişmesini savunanlar 'hakaret'in bilinçli olarak tanımlanmadığını, dolayısıyla yargının nesnel ölçülerle değil, ideolojik algılarla davranmak zorunda bırakıldığını söylüyorlar. Öte yandan yargının genel zihniyetinin zaten demokratlıktan epeyce uzak olduğunu veri alırsanız, söz konusu madde istediğiniz kişiyi istediğiniz söz üzerinden 'hakaret' suçlamasına maruz bırakabileceğiniz bir esnekliği ima ediyor. Çünkü Türklüğün aşağılanıp aşağılanmadığını söyleyecek olan sadece bir insan ve o kişinin elinde Türklüğün hangi durumda aşağılanmış olacağına dair hiçbir nesnel ölçü yok...
Dolayısıyla 301 ve benzeri maddeler hukuksal kisveye büründürülerek toplumu tehdit etmek üzere işlevselleştirilen ideolojik araçlardan başka bir şey değil. Bu maddelerin hukuka aykırı olduğu, 'hukukiliğin' günümüzde geçerli olan demokratik ölçütleri arandığı zaman berrak bir biçimde ortaya çıkıyor. Hukukilik Turgut Tarhanlı'nın sözleriyle iki ölçütü gerektirmekte: Birincisi eylemin "özel veya genel bir zararın doğmasına ya da kuvvetle doğma olasılığına" yol açıyor olması; ikincisi "eylemden doğan veya doğması kuvvetle muhtemel olan hukuka aykırı sonuçla, bunun önlenmesine yönelik yasal müdahale arasında bir denge bulunması." Diğer bir deyişle Türklüğe hakaret sayılan sözlerin özel veya genel bir zarara neden olduğunun (olacağının) kanıtlanması gerektiği gibi, verilecek cezanın da bu zararla orantılı olması gerekir. Ne var ki bunun yapılabilmesi için suçun nesnel ölçütlere bağlanması, ancak daha da öncelikli olarak 'hakaret'in ne olduğunun tanımlanması gerekir. Aksi halde kimse söylediği sözün hakaret olup olmadığından emin olamayacağı gibi, müsait bir yargıç bulduğunuz anda her sözü 'hakaret' sayıp cezalandırma imkanınız doğar.
Nitekim 301'in amacı da çok muhtemelen bu... 301'in arkasında hukuksallık, meşruiyet, hatta yasal tutarlılık gibi kaygılar aramak boş. Bu tür yasa maddeleri toplumu dizginlemek, ehlileştirmek, baskı altına almak için kullanılırlar. Böylece Adalet Bakanı'nın mizah sandığı sözler de ironik bir biçimde doğrulanmış olur, çünkü 301 gerçekte totalitarizmin ve ırkçılığın kapı numarasıdır. Bunu kanıtlamak için fazla uzağa gitmeye de gerek yok... Söz konusu maddeyi kullanarak Türkiye'de düşünce özgürlüğünü tırpanlamayı milliyetçilik sanan 'hukukçuların' söylemi, kendi zihniyetleriyle yasa maddesinin ideolojisi arasındaki rabıtayı açıkça ortaya koyuyor. Maddenin gerekçesine baktığımızda ise bu rabıtanın bir tesadüf olmadığını anlıyoruz: Türklük "dünyanın neresinde yaşarsa yaşasınlar Türklere has müşterek kültürün ortaya çıkardığı ortak varlık" olarak tanımlanmakta...
Kısacası 301, Türklüğü Türk ırkının uzantısı olan bir soydaşlık hali olarak algılayarak kavramı ırk temeline oturtmaktadır. Türklere has müşterek bir kültürün var olduğunu, hele bunun 'ortak bir varlık' oluşturduğunu savunmak, vatandaşlık anlayışından ne denli uzak bir hukuk algısı ile karşı karşıya olduğumuzu göstermekte. Hem Türklüğü ırk temelinde tasavvur edecek hem de tanımlanmamış bir hakaret anlayışından hareket ederek ölçüsü belirsiz bir 'zarar'a hükmedip orantısız cezalar yağdıracaksınız... Hukuk, totalitarizme duygusal yakınlık besleyenlerin eline düştüğünde insani bakışını işte böyle yitirir... Evet Türklüğe hakaret serbest olmamalı, ama insanlığa hakaret eden bir sistemden Türklüğü korumasını beklemek normal mi?
16/10/2006

Yazarlar / Deniz Ülke Arıboğan

Tarih, yasa, hukuk
Sıradan günlerin insanlardan alıp götürdüğü şey yalnızca zamandır; getirisi üzerinde fazla tartışan olmaz. İnsan hafızası iyi ya da kötü olarak niteleyemediği şeyleri depolama gereksinimi duymaz. Beynimizde kendiliğinden devreye giren delete tuşu, belleğimizin depolama kapasitesine bağlı olarak, son derece seçici bir biçimde sınıflandırır, günlere dair bilgilerimizi. Bazı günler özeldir. O günler, bazen bireysel, bazen de toplumsal hafızalarımıza kazınan, bizimle birlikte yaşayan bir anılar sepetine atılır. Kimi zaman hatırlamak istemesek de hatırlar, kimi zamansa hatırlayabilmek için özel gayret gösterip, aynı duyguları yeniden yaşamak isteriz.
Dış politika da, toplumsal hafızanın biriktirildiği bir alandır. Siyasi ve ideolojik bir birikimdir ama nihayetinde geleceğin politik kurgusunda etkili olduğundan, hafızaya kaydedilecek ve silinecek olanlar özenle seçilmelidir. Ya da en azından bilgi bellekte muhafaza edilse bile, bilgisayarın açılış sayfası haline getirip, makine her açıldığında aynı görüntüyle güne başlamaktan uzak durulmalıdır. Aksi halde saplantılı bir ilişki kaçınılmaz. ABD'lilerle yaşadığımız 'çuval hadisesi' de, Fransızlarla aramıza giren 'Ermeni Soykırımını İnkar Yasası' da bu tür olaylar.
İncindik, kızdık, haksızlığa isyan ettik, yaralandık derinden. Unutmayacağımızı da ilan edebiliriz ama açılış sayfamızı bu sıra dışı günler belirlememeli. Üstelik hafızamızdaki bu kötü günler bize elverişli ortamlar da sağlayabilir. Çünkü tarih, taktik mağlubiyetlerin getirdiği stratejik zaferlerin örnekleriyle doludur. Bazen yenilgiler iyi yönetilir ve büyük kazanımlara dönüşür, bazen de en büyük zaferler kayar giden muzafferin elinden, yönetimsizlikten. Aynı yağmurdan baraj yapıp enerji de elde edebilirsiniz, sel olup üzerinize de yıkabilir kentinizi. Yağmurla nasıl bir ilişki kurabildiğinize bağlı, hafızanıza neler kaydedeceğiniz ve gelecekte neyi hatırlayacağınız.
'Soykırımın inkarının yasaklanması' tasarısı da bize stratejik bir zafer getirebilir. Nasıl mı?
1- Bu konu dünyada bugüne dek, tek taraflı olarak anlatıldı ve bizim toplumsal hafızalarımızın dahil olmadığı bir gerçek, Ermeniler tarafından imal edildi. Bizse bu konuda bir fikir sahibi değildik. Bu nedenle tartışamadık bile, sadece bünyemizin böyle bir soykırım suçlamasını benimsemeyeceğini bildiğimizden inkar ettik. Son on yıllarda demokratikleşme rüzgarları ve akademik merak bizleri de sardı ve hafızamızı tazeleme arayışına bizler de dahil olduk. Şimdi artık tarihimizi konuşabiliyor, hukuki siyasi kavramlar içerisinde olayları nereye koyabileceğimizi tartışabiliyoruz. Artık biz de bu konularda bilgiliyiz ve açıkça tehcir bir soykırım değildir, diyebiliyoruz. Soykırımdır diyenlerle tartışmaya hazır entelektüellerimiz, akademisyenlerimiz, diplomatlarımız var. Üniversitelerimizde bu konularda tartışılabiliyor, her görüş ifade edilebiliyor. Ermenistan'a da, İsviçre'ye de, artık Fransa'ya da hodri meydan diyebiliriz. Türkiye, demokrasinin kalesi mi olacak, ne?
2-Başbakanımızın bu konudaki teklifi ortada. Dünyada bu konuya meraklı bütün tarihçiler bir araya gelip bir komisyon kursun. Bütün arşivlerimizi açalım tartışılsın, tarihimizi hep birlikte öğrenelim. Sarkozy'nin karşı teklifi de açık; 'bir tarih tartışması yapmak için komisyon kuralım ama içinde tarihçi olmasın!' Üstün Fransız aklının yaratıcı teklifine şapka çıkartalım ve soralım tarihsel hafızanıza güveniyorsanız tarihten kaçmak niye?
3-Soykırım konusu dünya parlamentolarının gündeminde, ama bu aralar tartışma ortamını kısıtlama çabaları da en az soykırım konusu kadar popüler. Kafalardaki netlik bulanmaya başladı ve Türk tarafının gerçek algısı da taraftar buluyor. Müttefiklerimiz daha da artacak gibi, Fransa'da bile!
4-Siyasetin hukuku yok etme çabasına karşı saf hukuk en büyük gücümüz. Bahçeşehir Üniversitesi potansiyel mağdurluk ilkesinden hareketle, 1 milyon dilekçeyi AİHM'e götürüyor. Uzman hukukçular bütün masrafların üniversite tarafından karşılanacağı bu girişimin alt yapısını hazırladılar. Bu kez biz kazanacağız.

Yazarlar / Deniz Gökçe [ Akşam ]

Değişim ve esas sorunlar!
Bugün bazı Avrupa sayılarına bakalım. Bakalım da onlara acıyalım!
Avrupa'da birçok ülkede nüfus daralma trendinde. Göçmen almakta liberal olan ülkelerde bile, genelde kadın başına 2.1 çocuk doğumu, nüfusun aynı kalmasını sağlayacak parametre. Ama 2004 yılında İspanya'da kadın başına doğum oranı (Time dergisine göre) sadece 1.32, Almanya da 1.37, İtalya'da 1.33, en doğurgan Fransa'da bile 1.99 civarında! Çocuk doğuranlarda ise ortalama çocuk doğurma yaşı, 1991 yılında 27.4 iken şimdi 30 yaşına dayanmış, İspanya'da, ilk defa çocuk doğuranların yüzde 13'ü 40 yaşın üstünde. İngiltere'de ilk çocuğu 35 yaşın üstünde doğuranların sayısı son on beş yılda üç misline çıkmış.
Tüm Avrupalıların yüzde 13 kadarı kendi başlarında yaşamaktalar. Hane halkının yüzde 49 kadarı çocuksuz kadının mutsuz olacağını düşünmekte iken bu istatistik, 1973 sonrası doğan kadınlarda, yüzde 60 civarına düşmüş.
Katolik Güney Avrupa'da bile boşanma oranları çok artmakta. İtalya'da 1974 yılından bu yana, 2003 sayıları bile, boşanma oranlarında yüzde 71 artış olmuş. Fransa'da evlenme sayısında 1970 yılından bu yana yüzde 30 azalma olurken, 1970 yılında boşanma yüzde 2 düzeyinden bugün yüzde 44.9 düzeyine zıplamış. Fransa'da geçen yıl doğan tüm çocukların yüzde 48 kadarı evlilik dışı doğan çocuklar.
Yani Avrupa'da müthiş bir 'aile kavramı' değişikliği yaşanıyor. Kim çalışacak, kim vergi ödeyecek, kim yaşlıların emekliliklerini ödemeye katkı yapacak sorusu gündeme geliyor!
Tabii Türkiye'de de, Avrupa'dan farklı şekilde olsa da, müthiş 'coğrafi ve sosyal' değişim yaşanmakta. 1950 yılında kentsel nüfusun toplam nüfus içinde payı yüzde 15 civarında iken bugün yüzde 65 oranına dayanmış durumda. Tabii kentsel demek, kent hayatı yaşıyor, çağdaş yaşıyor demek değil, geçimini kentte sağlıyor demek.
Tarım sektörünün üretimdeki payının son 50 yılda yüzde 45 civarından yüzde 10 rakamına doğru düşmesi, tarımda istihdamın, son 15 yılda yüzde 45 civarından yüzde 25 düzeyine inmesi gibi olgular, geçen bir yılda 900 bin civarında kişinin tarımdan çıkıp, çoklukla hizmet sektöründe iş bulması ile sonuçlanmış bulunuyor. Tarım nüfusu son bir yılda, kayıtdışı dahil, 7.4 milyon kişiden 6.5 milyon kişiye inmiş bulunuyor. Bu aslında pozitif bir gelişme, ama kısa dönemde çok sorun yaratıyor.
Hizmet sektöründe ise üretimdeki pay (inşaat dahil) son 50 yılda yüzde 40 düzeyinden yüzde 65 düzeyine yollanmış. Hizmet sektöründeki istihdam (inşaat dahil) gene son 15 yılda yüzde 40 oranından yüzde 50 oranına çıkmış. Hizmet sektöründe çalışan sayısı ise son bir yılda (inşaat dahil) 10.4 milyondan 11.3 milyona çıkmış bulunuyor.
Sanayi sektöründe üretimin payı son elli yılda yüzde 15 düzeyinden yükselip yüzde 25-30 arasında dalgalanmaya başlarken, son 15 yılda sanayi sektörü toplam istihdamı yüzde 15'ten, yüzde 20'ye yükseldi. Son bir yılda sanayi sektörü istihdamı 4.0 milyon kişiden sadece 4.3 milyon kişiye artmış durumda. Sanayi kur nedeni ile kaybettiği rekabet gücünü, verimlilik artışı ile kazanmaya çalıştığından, sanayide istihdam sınırlı ölçüde artmakta.
İşsizlik ülke genelinde yüzde 10.3 civarında olsa da, tarım dışı kentsel işsizlik yüzde 13.2, genç nüfusta kentsel işsizlik ise yüzde 22.8. Felaket yani!
Zaten 2005 yılı sonunda 71.6 milyon nüfusumuzun sadece 24.6 milyonu işgücüne dahil (kayıtdışı dahil) pek çalışmıyoruz yani!
Ama daha da kötüsü var. Ezberimizde genç bir nüfusumuz olduğu yazılı olsa da yavaş yavaş da 'ihtiyarlamaya' başlıyoruz. Yaşlılarımız ise, kırdan kente geçişin sorunlarını en ağır yaşayanlar.
Radikal Gazetesi'nde Dr. İsmail Tufan tarafından aktarılan TUİK istatistiklerine göre, yaşlılarımızın yüzde 48 kadarı kronik hasta, 2 milyon yaşlı sosyal güvenlikten faydalanamıyor, yaşlıların yüzde 29 kadarı ancak başkalarının üzerinden sosyal güvenlik elde edebiliyor. Yaşı 60'ın üzerindeki her 10 kişiden 6 kadarı hiçbir sosyal güvenlik korumasına sahip bulunmuyor ve bunların yüzde 56.5 kadarı ise kadınlardan oluşuyor.
Bu arada sosyal güvenlik sistemimizin tümü de GSMH oranı olarak yüzde 4.5-5 arasında açık vermeye devam ediyor. Çünkü biz de insanları ortalama 46 yaşında emekli etmişiz! 18 yaşındaki, yani bebek-çocuk ölümleri hariç hayat beklentisi de ortalama 77 yılı geçmiş bulunuyor. Devletin şu anda sosyal güvenliğe para ödeyen aktif çalışanlara ve emekli olmuş olup, emeklilik ödemesi ve sağlık hizmeti almaya devam edecek pasif üyelerine toplam borcu ise Türkiye'nin toplam iç ve dış borcundan, kat be kat büyük. Bu miktarlar (adına 'implicit government debt' deniyor) borç istatistiklerinde gözükmüyor. Daha da genel sağlık konularını konuşmadık!
Esas zor ve çözüm bekleyen sorunlarımız bunlar!

Ne kadar küfür, o kadar ödül
14.10.2006 / Yiğit Bulut / Yorum [ Referans ]


Tesadüfe bak, Fransızların sözde “Ermeni soykırımını” kabul etmelerinden dakikalar sonra Nobel ödülü (kendi cümleleri ile aktarıyorum) “Türk, Ermeni ve Kürtleri kırdı. Türkler, 1915’te 1 milyon Ermeniyi kesti. Soykırım yaptı. 1983’ten sonra da 30 bin Kürtü öldürdü” tezini kitapları ile dünya kamuoyuna yayan büyük yazar Orhan Pamuk’a verildi.

Tesadüfe bak... Bu karar geçip de karara dayanak olan tezin sahibi ödül almadan 48 saat önce Irak Parlamentosu ülkeyi resmen 3’e bölen ve Kuzey Irak’ı “Kürdistan” ilan eden kararı kabul etti.

Tesadüfe bak... Irak bölünüp, Fransa Türkiye üzerine gelip, büyük yazarımız ödül alırken aynı saatte Türkiye ve ABD tarafından atanan terör koordinatörleri “PKK’ya karşı silah kullanılması için iki tarafın da mutabakatı gerekir” tezi üzerinde anlaşıp, bunu Türk kamuoyu ile paylaştılar. Böylece Türkiye, resmi olarak askerlerini şehit eden terör örgütüne karşı savunma hakkını ABD ile paylaşarak “bağımsız ve egemen bir devlet olma iddiasından” vazgeçti.

Tesadüfe bak... Bütün bunlar olurken Türkiye’yi tarihinin en büyük borç batağına sokan Kemal Derviş, Türkiye’de bitiverdi. Ekranlarda boy gösterip “Aman cari açığa dikkat, sizin kimseye kafa tutacak haliniz yok, her yeriniz açıkta, ses çıkarmayın” mesajı verdi.

Şov değil, net tavır önemli

Değerli dostlar, bazı köşe yazarlarımızın “tesadüf” dediği bu olanlardan bir Türk vatandaşı olarak tam tabiri ile acı duyuyorum, içim acıyor. Ülkem nereye sürükleniyor? Neler oluyor? Türkiye hakkında oynanan oyun ne? Makro plan hangi aşamada? Bütün bu sorular beni boğuyor, aklımı başımdan alıyor ve işin kötüsü, bana umut verecek en küçük bir ışık bile göremiyorum.

Sonuç: Konuyu daha fazla uzatmadan sizleri bu tesadüfleri düşünmeye davet ediyor ve bütün Türk kamuoyunu “oda başkanlarının Fransa’ya şov yapması” gibi komik tepkiler harici daha net tavır almaya en önemlisi “nereye gidiyoruz” sorusunu sormaya davet ediyorum.

Not 1: Bu yazıda detayına değinmeyeceğim fakat Fransa’da geçen tasarının bir de “cep tarafına” veya birileri adına “ekonomik” yönüne bakmak lazım. “Ermeni diasporası” yıllık 400 milyon dolara yakın bir parayı bu işe harcıyor. Bu noktada şunu düşünün: Ermeniler, hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, kendini bu işe vakfeden bazı Fransız milletvekillerini, satın almış olabilir mi? Hayatında hiçbir ideali olmayan “sarhoş” bir Fransız vekil bu işten “100.000 euro alıp” elini kaldırsa ne kaybeder?

Not 2: Türkiye’de, bazı yazarlarımız tarafından “demokrasinin beşiği” olarak tarif edilen Fransa’nın, görünen kısmını biraz kazıyınca şu iki ilginç detay ortaya çıkıyor:

* Amerikan ordusu Normandiya’ya çıkmasaydı, Fransızlar bugün Almanca konuşuyor olacaklardı.

* Marshall Planı’nın detaylarına bakarsanız, Almanların elinden fiilen Amerikalılar tarafından kurtarılan Fransızların cebine konan para tam o günün parasıyla 3 milyar dolar. Bu noktada "Türkiye, Amerika’nın Marshall yardımıyla ayağa kalktı" diyenlere duyuralım: Türkiye’nin aldığı para 300 milyon dolardan bile az.

Basinda Yargi Haberleri...

Canım Babam Hasan ÖZDERİN in Aziz Hatırasına,

( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...)

Derleme : Metin OZDERIN

OZDERIN,M.

msn: ozderin@hotmail.com

0 Comments:

Post a Comment

<< Home